Anlamıştım. O da yalnızdı.
Birçok kez terk edilmişliği yüzündeki bütün kırışıklıklara yerleşmişti. Kırışıklıklarına rağmen yaşının oldukça küçük olduğunu düşündüm. Gözlerinde umut namına hiçbir pırıltıdan eser yoktu. Yalnız insanlara özgü bir alışılmışlık sergilerdi her tökezleyişinde. Başını eğmeden yeniden kalkardı, tekrar düşmek için.
Öfkeliydi bir şeylere, kendi doğrularından çıkmazdı yanlışlığını umursamadan. Diğer insanlara benzemek uğruna kendiliğini unutmuş biri idi kısaca.
Onu sevdiğimi sonradan anladım. Bayağı ve bazen rahatsız olduğum kokusunu artık anımsamadığımda. Biliyordum, aynı umutsuzlukta farklı hayatlarda, farklı rollerdeydik. Ondan ne bir şey alabilir ne de bir şey katabilirdim. Sadece yaşardık ölmek için ve bizim gidecek başka kimselerimiz yoktu. Bir Tanrımız bile yoktu birlikte uyumadan dua edeceğimiz. Biz de sevişirdik en sevdiğimiz müzikle. Bu da bizim duamız sayılmaz mıydı?
İki çocuktuk aşkı bilmeyen, aşık olmak isteyen. Hırsımızı intikamlarımızla taçlandırdık. Yara aldık, sırıttık. Günahlar boyumuzu aşınca, biz bizden gitmiştik gelmemek üzere. Başka bedenlere tekrar döndük bir liman bulma ümidiyle.
